9 Kasım 2011 Çarşamba
Tavır Dergisinden; Van Depremi
Her afete 'kader' demeyi, her acıya 'tevekkül' etmeyi, cinayetlerini tanrıdan bilmeyi emredenlerin yeni katliamıydı Van-Erciş.. Yüreklerimizde daha ne çok yer varmış acılara, yeniden gördük. Dağ oldu da taşmadı hala..
Taşmaması için sahte gözyaşı dökenler, halktan çaldıklarının az buçuğunu lütfederler küfrede küfrede yoksula.. Acısına ortak olmayı bıraktık, daha ölüsünü toprağa vermemişlere, evladının gömülü olduğu enkazı parça parça olmuş elleriyle kazıyanlara küfretmek, hakaret etmek, 'merhametlerini' polise atılan taşların hesabı olarak sunmak, sırf Kürt olduğu için 'ilahi adalet'le ölmeyi bir halkın tümüne reva görmek için ancak ve ancak soysuzların işidir.
Devlet, koskocaman görünüp de aslında kağıttan kaplan olan cürümüyle bir kez daha yıkılmış, bir kez daha enkaz altında kalmıştı Van'da. Halk düşmanı yüzü, yıkıla binaların arkasından apaçık olarak gözükmüştür.
Bu düzen insana değer vermez. Onun değer ölçütü akçelerle belirlenir. Koca bir ilçe yerle bir olmuş, yüzlerce insan göçük altında kalmıştır ama konuşulanlar deprem vergileridir, zamlarıdır. Ve 'suçun' büyüğü yine bir göz konduyu hiçbir yardım ve destek almadan zar zor yapan yoksul halkındır. Sanki daha sağlam bina yapacak parası varmış da kötüsünü tercih etmiş gibi.. Bir de bile bile kaçak ve çürük yapanlar vardır ki onlara lafı olmaz hükümetlerin, tersine vekil yapıp ödüllendirirler.
Çektiği onca acıyı tevekkülle karşılamaya şartlanmış, bağışlamayı insanlığın amentüsü bellemiş, 'kadere' rıza göstermeyi inancının abidesi yapmış yoksul halkımız; Van'ı, Erciş'i.. belki daha milyonlarca insanı gömeceği kadar geniş mezarlığa eşdeğer olan yüreğine gömüp tevekkülle susacaktır belki.
Daha ana sütü çağında bebesini toprağa verirken yüreğinden taşan öfkesini nereye savuracağını bilmeden isyana duracak ama gözyaşlarıyla yumuşattığı yüreğine gelip çöreklenen çaresizliğe yeniden yeniden teslim olacaktır. Çaresizliğinin nedeninin örgütsüzlük olduğunu düşünmeden yapacaktır bunu. Çünkü halkın sadece alın terini değil acılarını da sömürmeyi düzenlerinin bekası bilen katil sürüsü, sorgulamaktan bihaber, örgütsüz bir halk yaratma çabasındadırlar. Ama nereye kadar?
Suçun küçüğü de, büyüğü de bu yağma, talan ve sömürü düzeninin ta kendisidir. Suçun cezası vardır, olmalıdır. Van'da Erciş'te ölenler aşkına; önlenebilecek ya da tümüyle olmasa da can kaybını en aza indirecek önlemler alınabilecekken; bunu yapmayıp iktidarın nimetlerinden yararlanmayı, kendilerine dünyalık yapmayı, halkın yüzlerce ölüsü karşılığında yüzsüzce sürdürenleri unutmak en büyük düşkünlüktür. Unutmayacağız, Unutulmasına izin vermeyeceğiz!
13 Ağustos 2011 Cumartesi
Kavgamızın Mahir'i
Bir slogan yankılanıyor Niksar’ın dağlarında ve ovalarında;
“Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik!”
“Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik!”
Mahir Çayan ile ilk tanışmam bir video paylaşım sitesinde Grup Yorum şarkısında olmuştu. Ulaş Bardakçı ile mahkeme salonunda karşılaşıyor, birbirlerine sarılıyorlar ve bir jandarmanın omuzundan bastırması ile yerine oturuyordu. Bu görüntü şu anda aklıma geldikçe yine duygularınım, yine tebessümle hatırlarım.. Ben bu yazıda Kızıldere’de ne oldu ne bittiyi anlatmayacağım, devrim için ödenen bedelleri ve hayat-ölüm tartışmasını kendimce yorumlayacağım..Kızıldere hepimizin ortak görüşü olduğu gibi bir özgürlük manifestosudur. Kanla yazılan tarihin hiç bir zaman silinmeyeceğini, gencecik bedenlerin bu dünyadan koparılmasına rağmen fikirlerinin dilimizde, bayraklarının elimizde olduğunun göstergesidir. İdeolojik olarak durumu ele aldığımızda hiç bir devrimin bedelsiz olarak kazanılmamıştır, devrimcilerin kanıyla sulanmıştır dört bir yan. O yüzden devrimcilere yönelik en büyük eleştirilerden biri “şehitlik” kültü ve “ölümü kutsama” olmuştur. Bu tamamen hümanist bakış açısı ile irdelenmiş ve tutarsız bir savunmanın tezahürüdür. Tarihin bir tokat gibi yüzümüze çarptığı sınıf savaşımı gerçeği ortadayken elde etmek istediğimiz zaferlerin mücadelesiz, kayıpsız, zararsız atlatılabileceğini düşünmek çok ama çok ütopik olur. Tarihimizin mücadele pratiğinin ortaya koyduğu bir gerçek var; her ölüm aynı zamanda kazanılan bir zaferdir. Bunun en büyük örneği de Kızıldere’dir. Devrimci dayanışmanın, yoldaşlık bilincinin ne kadar yüce bir duygu olduğunu hatırlatmıştır bize Kızıldere. Yeri geldiği zaman ölmenin ne kadar büyük bir onur olduğunu anımsatmıştır.
Katliam sonrasını hatırlayın; oligarşinin sözcüleri, paralı kalemşörleri, yılgınlar, dönekler, hep bir ağızdan devrimci mücadelenin bitirildiğini, Kızıldere’nin “sonumuz” olduğunu ilan etmişti. Devrimci mücadelenin sonlandığını ve bu saatten sonra toparlanın imkansız olduğunu söylüyorlardı dört bir tarafta. Hatta o kadar ileri gitmişlerdi ki Mahir’leri maceracı olarak nitelendirme gafletinde bile bulunmuşlardı. Oysa Mahir’in o gür sesi yankılanıyordu anadolunun dağlarında ve ovalarında;”Biz buraya dönmeye değil ölmeye geldik!” İşte bu yüzden ölüm-yaşam kavramını salt hümanizm açısından inceleyerek devrimcileri kan ve kin kusan yaratıklar olarak görüyorlar. Oysa tarihte kan ve can bedeli ile kazanılmamış tek bir zafer yoktur. Ölümü göze alamamış hiç bir halk bağımsız olamamıştır, özgür olamamıştır. Bu yüzden Kızıldere de nesnel olarak Mahir’lerin katledilmesi gibi gözükse de aslında bir siyasi zafer olarak günümüze kadar gelmiştir. Çünkü ödemeyi göze aldığımız bedellerin büyüklüğü uğruna savaştığımız devrimin de bizim açımızdan ne kadar değerli olduğunu gösterir.
Katliam sonrasını hatırlayın; oligarşinin sözcüleri, paralı kalemşörleri, yılgınlar, dönekler, hep bir
Kızıldere’nin ne denli büyük bir siyasi zafer olduğunu oligarşinin sırf bu olayı unutturmak için köyün adını bile değiştirmesinden anlayabilirsiniz. Resmi olarak Kızıldere’nın adı Kızıldere değil Ataköy olmuştur. Yani bu hamleyle Mahir’lerin adını ve mirasını unutacağımızı öngörüyordu oligarşi; bu kadar basit ve anlamsız bir çabayla. Oysa ki bir direniş abidesi olarak belleklerimizde duruyor Kızıldere. Her kuşatmada “teslim olmayacağız, mahir’ler gibi marşlarla karşılayacağız ölümü” diye haykıran devrimcilerin varlığı buna ispat değil midir? 38 yıl sonra tekrar aynı yerde, Mahir’lerin vurulduğu yerde dalgalanan kızıl bayraklar buna ispat değil midir?
Grup Munzur’un Kızıl Anka parçasının girişindeki şu sözler her şeyi özetler nitelikte; “Zafere mahkum olanlar bedel ödemekten çekinmezler. O bedeli niçin ödediklerinin bilincindedirler. Dolayısıyla ölümleri küçülterek yeneceklerdir. Geçmişte olduğu gibi bugün de böyle olacaktır.” İktidar hedefimiz varolduğu müddetçe, emek sermaye çelişkisi yok olmadığı müddetçe biz bedel ödemeye ve ödetmeye devam edeceğiz.
28 Temmuz 2011 Perşembe
Yeryüzüne "hüzün" düşünce
Sokak kedileri mesela; bana tükenmiş birinin son arayışlarını hatırlatıyor. Tepeden tırnağa umutsuzluğa ve hüzne gark olmuş birinin maziyi deşmesi gibi bir şey. İyi ve güzel olan ne varsa seçip çıkarmak, kendi bunalımını hafifletmek ve avunacak bir şeyler bulmak. İnsanoğlu gibi hani. En üzüldüğümüz anda bile aklımıza güzel şeyler getirmeye çalışırız ya, o hesap. Bulduğumuz en değerli anımızı coşkuyla karşılarız, yürekten bir kahkaha atarız, daha da coşarsak gözyaşları içinde bakarız elimizdeki o "nadide" anıya. Sonra bu geçmişin en güzel anısı içimizi acıtmaya başlar, travmatik bir biçimde kendi içimize döneriz, ayna karşısına geçer ve dibe vuruşumuzun vücudumuzda yarattığı fiziksel anormalliklerini inceleriz. Bunlar her insanın fizyolojisine göre değişir elbette, fakat genel olanı şunlardır; bitmek tükenmek bilmeyen gözyaşlarının göz torbalarımızda oluşturduğu o şişkinlik, mutsuzluğumuzun biricik yoldaşı alkolün göbeğimizde oluşturduğu o derin kümbet çukuru. Bunlar değişmez, değişemez.
Bakmayın böyle "çok iyi içerim" pozları kestiğime, iki bira ile beni tavlamanız mümkün. Ama her defasında biranın beynimde yarattığı o inanılmaz etkiyi arar dururum. Böyle aynaya baktığımda acınacak halime gülmeye çalışmam, her muhabbetin sonunda türeyen bir kahkaha efekti, ortada fol ve yumurta ikilisi yokken hem muhabbetten hem de dünyadan bi haber olan ve birden yanımda türeyen "boşver abi" adamları. bir de biranın bünyemde yarattığı "çişe gitme" eğilimini bir an önce dindirme arzum. insan bunları arıyor, özlüyor.
Sokağın sonuna doğru yaklaştığımda sokak lambası mesaisini bitirmek üzere olan bir işçi gibi gülümsüyor bana doğru. Düşlerimizin ve hayal gücümüzün sınırları zorladığı o anda tek tesellimiz bu oluyor.
18 Temmuz 2011 Pazartesi
Bir Komşu Profili; Fatma Teyze
Yaz günlerinin vazgeçilmez baksır(boxer) ve atlet ikilisini vücudumdan bir parçaymış gibi taşıdığım zamanlardı o zamanlar. Kollarının altı oldukça genişlemiş, rengi beyazdan çok griyi andıran bir atlet serisine sahiptim. Baksırım ise cıvıl cıvıl renkleri ve üzerindeki türlü çizgi film karakterleriyle atletin şaheserliğini gölgede bırakıyordu. Bir yerlere gitmek zorunda olduğum zaman dolabımda bulduğum herhangi bir altlığı -şort, eşofman, pantolon- giyer, yumurta pişiren sıcakların pestil gibi erittiği asfalttan korunmak için özellikle anne terliğini seçerdim. Böyle bir adamdım işte ben. Anne terliklerini şık bir gece kostümünün parçası gibi özenle giyen, rengi kaçmış atletle sokağa fırlamaktan çekinmeyen biri.
Etrafımda dönen türlü muhabbetlerin ve gülüşmelerin olağanca sıkıntısına aldırmaksızın yürüyordum yolda. İş adamlarının şık takım elbiselerini nezaketle taşıması gibi dimdik, "koy bi tarafına rahvan gitsin" atasözünün kulaklarını çınlatırcasına rahat. Dünyanın kaçta kaçı beni seyrediyordu bilmem ama her geçişimde ısrarla gözlerini üzerime diken Fatma Teyze her zamanki gibi balkonda pis pis bana bakıyordu. Ve ben yine her zamanki gibi onun daha da gıcık olması için elimi atletime attım; alkolden ve çeşitli abur cuburlar sayesinde göbekten çok her şeye benzeyen, davul derisi gibi gerilmiş şişman et tabakasını kaşımaya başladım. Öyle sakin sakin de kaşımıyordum ha, sırf Fatma Teyze'nin bakışlarını daha da üzerime çekmek için atletimden dışarı taşıyordum göbeğimi. Kim bilir içinden ne geçiriyordu Fatma Teyze; "Eskiden böyle miydi mirim, adam dediğin tığ gibi gezerdi sokaklarda.." Eminim buna benzer bir şeyler söylüyordu fakat bu eski adamların tığ gibi olmalarına duyduğu özlemden çok kendi yaşlı bedenini geçmişe göndermeye yönelik bir girişime benziyordu. Olsundu. Sadece yılın belirli bir kısmında da olsa yaptığı aşurelerden ötürü bu dedikoducu ve fellik fellik gözleriyle ucu bucağı deşen kadını sevebilirdim. O gözlere ve diline sırf o aşureleri için katlanabilirdim. "Fatma Teyze nasılsın?" dedim, tüm sataşma ve laf atma güdülerimi harekete geçirerek. İçinden "Mendeburun dölü bir de utanmadan selam veriyor" dediğine adım gibi emindim, fakat usta tiyatroculara taş çıkartan mimikleriyle "Sağol Tahsin oğlum sen nasılsın" dedi. Bu diyalog ağır bir savaş gösterisini andırıyordu; çünkü Fatma Teyze kozunu oynamıştı. Çocukluğumdan beri tanışıklığımız olduğu için benim "kısa pantolon"la gezdiğim günleri bile Fatma Teyze hiç sevmediğim, kullanmadığım ve alışık olmadığım ikinci adımla seslenmişti. Bunu daha önce de yapmıştı fakat bu kadar naif bir selama karşılık "ulan dünkü bok, koskoca Fatma ile baş edebileceğini mi sandın?" minvalindeki savaş hamlesi daha öncekilere kıyasla radikalce bir çıkış olmuştu. Böyle bir hamle beklemediğim için bir süre sessiz kaldım, daha sonra beynimi sıfırladım ve her şeye yeniden başlamak üzere cevap verdim; "İyiyim Fatma Teyze, hamdolsun." Aramızda yaklaşık 5-6 metre mesafe olmasına rağmen Fatma Teyze'nin içinden söylediklerini duyar gibiydim; "Allah'ın alkoliği bir de hamdolsun diyor. Sanki eve her akşam alkollü gelen o değil de benim!" Bu diyaloğun galibi kesinlikle benim. Çünkü sabah akşam balkon kenarında mahallede olup biteni dakikası dakikası takip eden, mahallede dönen dolaplar hakkında dedikodu yapmaktan çekinmeyen, eve gelen kız/ erkek arkadaşlarım hakkında salak salak yorumlar yapan bu kadını sinir etmek bile zafer sayılırdı. Pis pis sırıtıyordu Fatma Teyze. Ben ise gülümsüyordum. Kazanmanın verdiği o "hehehe noldu cicim" edasıyla hem de!
Bir dakika lan? Ömrünün sonlarına girmiş bir "komşu" kadın için bu kadar uzun yazı yazabildiğime göre sakın kaybetmiş olmayayım?
Etrafımda dönen türlü muhabbetlerin ve gülüşmelerin olağanca sıkıntısına aldırmaksızın yürüyordum yolda. İş adamlarının şık takım elbiselerini nezaketle taşıması gibi dimdik, "koy bi tarafına rahvan gitsin" atasözünün kulaklarını çınlatırcasına rahat. Dünyanın kaçta kaçı beni seyrediyordu bilmem ama her geçişimde ısrarla gözlerini üzerime diken Fatma Teyze her zamanki gibi balkonda pis pis bana bakıyordu. Ve ben yine her zamanki gibi onun daha da gıcık olması için elimi atletime attım; alkolden ve çeşitli abur cuburlar sayesinde göbekten çok her şeye benzeyen, davul derisi gibi gerilmiş şişman et tabakasını kaşımaya başladım. Öyle sakin sakin de kaşımıyordum ha, sırf Fatma Teyze'nin bakışlarını daha da üzerime çekmek için atletimden dışarı taşıyordum göbeğimi. Kim bilir içinden ne geçiriyordu Fatma Teyze; "Eskiden böyle miydi mirim, adam dediğin tığ gibi gezerdi sokaklarda.." Eminim buna benzer bir şeyler söylüyordu fakat bu eski adamların tığ gibi olmalarına duyduğu özlemden çok kendi yaşlı bedenini geçmişe göndermeye yönelik bir girişime benziyordu. Olsundu. Sadece yılın belirli bir kısmında da olsa yaptığı aşurelerden ötürü bu dedikoducu ve fellik fellik gözleriyle ucu bucağı deşen kadını sevebilirdim. O gözlere ve diline sırf o aşureleri için katlanabilirdim. "Fatma Teyze nasılsın?" dedim, tüm sataşma ve laf atma güdülerimi harekete geçirerek. İçinden "Mendeburun dölü bir de utanmadan selam veriyor" dediğine adım gibi emindim, fakat usta tiyatroculara taş çıkartan mimikleriyle "Sağol Tahsin oğlum sen nasılsın" dedi. Bu diyalog ağır bir savaş gösterisini andırıyordu; çünkü Fatma Teyze kozunu oynamıştı. Çocukluğumdan beri tanışıklığımız olduğu için benim "kısa pantolon"la gezdiğim günleri bile Fatma Teyze hiç sevmediğim, kullanmadığım ve alışık olmadığım ikinci adımla seslenmişti. Bunu daha önce de yapmıştı fakat bu kadar naif bir selama karşılık "ulan dünkü bok, koskoca Fatma ile baş edebileceğini mi sandın?" minvalindeki savaş hamlesi daha öncekilere kıyasla radikalce bir çıkış olmuştu. Böyle bir hamle beklemediğim için bir süre sessiz kaldım, daha sonra beynimi sıfırladım ve her şeye yeniden başlamak üzere cevap verdim; "İyiyim Fatma Teyze, hamdolsun." Aramızda yaklaşık 5-6 metre mesafe olmasına rağmen Fatma Teyze'nin içinden söylediklerini duyar gibiydim; "Allah'ın alkoliği bir de hamdolsun diyor. Sanki eve her akşam alkollü gelen o değil de benim!" Bu diyaloğun galibi kesinlikle benim. Çünkü sabah akşam balkon kenarında mahallede olup biteni dakikası dakikası takip eden, mahallede dönen dolaplar hakkında dedikodu yapmaktan çekinmeyen, eve gelen kız/ erkek arkadaşlarım hakkında salak salak yorumlar yapan bu kadını sinir etmek bile zafer sayılırdı. Pis pis sırıtıyordu Fatma Teyze. Ben ise gülümsüyordum. Kazanmanın verdiği o "hehehe noldu cicim" edasıyla hem de!
Bir dakika lan? Ömrünün sonlarına girmiş bir "komşu" kadın için bu kadar uzun yazı yazabildiğime göre sakın kaybetmiş olmayayım?
5 Temmuz 2011 Salı
2 Temmuz 2011 Cumartesi
14 Şubat 2011 Pazartesi
Beyaz Boya
Bayraklı'nın sahili o gün ıpıssızdı. Hava gündüz olmasına rağmen karanlıktı, kışın en keskin soğuklarından biri yaşanıyordu. Etrafta bir tek insan yoktu. Martılar derin çığlıkları ile denizin üzerinde dört dönüyordu. Denizin üzerinde iki tane vapur, ve hareket etmeyen bir yük gemisi vardı.
Orhan, soğuğa aldırmaksızın sahilde oturuyordu. Görenin deli diyebileceği bir hali vardı. Üzerinde ne kalın bir giysi vardı ne de onu soğuktan koruyabilecek herhangi bir eşyası. Elindeki kitabın sayfalarını ağır ağır çeviriyordu, her sayfayı uzun uzun hazmederek okuyordu. "Bir İnce Memed ölür, bin İnce Memed gelir. Biz çokluk değil miyiz ya Hürü ana?" Orhan kafasını kaldırdı, kendini torosların yarpuz kokulu koyaklarındaymış gibi hissetti. Toros Dağları'nın o yalçın kayalıkları, keskin uçurumlar, bir anda önünde beliriverdi. Yüzüne bir tebessüm yayıldı, derin derin nefes aldı. "Kırlangıç yapar yuvayı/ Çamur sıvayı sıvayı/ Bana İnce Memed derler/ Zalım beylerden dolayı.." Yaşar Kemal oldu bu sefer, kağıda döktü tüm coşkusunu.
- Boyayım mı abi?
Gerçek dünyaya döndü Orhan. Önünde kara kuru bir çocuk, elinde boyacı teknesiyle belirmişti. Çocuğun üzerinde el örgüsü kırmızı bir kazak, üzerinde ceketten bozma bir giysi, altında da yırtık bir pantolon vardı. Eldivenleri eklem yerlerinden kesilmişti, parmakları dışarıdaydı. "Tamam, boya bakalım." dedi Orhan. Çocuk hemen ayakkabılara yöneldiğinde Orhan birden havanın buz gibi oluşunu farketti. " Dur ayakkabıları çıkarma, vazgeçtim." Çocuk Orhan'a baktı, biraz kızgın, sinirlice. "Tamam bozulma ufaklık, boya parasını veririm sana. Gel otur şöyle bakalım, ne arıyorsun burada bu soğukta? "Çocuk bir an tereddüt etti, sonra boya teknesini kaptığı gibi yürümeye başladı. Orhan beklemediği bu hareket karşısında ikircikte kaldı, sonra çocuğun peşinden koştu."Dursana yahu nereye gidiyorsun?" Çocuk ses çıkarmıyordu, hızlı hızlı yürüyordu. Orhan çocuğun kolundan tuttu, kendine çevirdi. "Neden çekip gittin, sana parasını verecektim dedim ya?" Çocuk tekrar öfkeyle baktı Orhan'a.
- Ayakkabını boyatmadın, para filan istemiyorum senden!
Orhan gülümsedi, bu gururlu çocuk onu biraz kendine getirdi. "Yahu tamam, seni kırdıysam kusuruma bakma. Hadi gel biraz sohbet edelim, hem sana bir tost ısmarlayayım şu köprünün karşısındaki büfeden." Çocuk sesini çıkarmıyordu ama eskisi gibi de surat asmıyordu. "Bak ben şimdi karşıdan tost alacağım sen beni burada bekle, ama hiç bir yere gitme olur mu? Bu arada adın ne senin, daha tanışmadık bile. Benim adım Orhan, senin?" Çocuk hiç beklemeden cevapladı; "Abdullah."
Orhan, Altınyol'un o hızlı trafiğinin üstünden, köprüden geçti, karşıdaki otobüs durağının arkasındaki büfeden iki tane tost aldı. Tekrar geri döndüğünde Abdullah onu bekliyordu. Abdullah'ın gitmediğini görünce sevindi. "Abdullah gel şöyle sahile geçelim ha, üşüyorsan başka bir yere gidelim, ne dersin?" Abdullah göğsünü dışarıya çıkararak konuştu; "Yok abi ne üşümesi kocaman adamım ben!" Sahile döndüklerinde değişen hiç bir şey olmadığını farketti Orhan. Martılar yine denizin üstünde dört dönüyor, vapurlar yine seferlerini yapıyordu. "Abdullah, şu karşıdaki vapur sence Bostanlı'ya mı gidiyor Karşıyaka'ya mı?" Abdullah bu soruya gülerek cevap verdi; "Bence Karşıyaka. Neden dersen ağzına kadar insan dolu baksana. Şimdi onlar vapurdan inip çarşıya hücum edecekler, çarşı yine ana baba günü olacak. Biliyorum ben." Orhan şaşırdı, bir soru daha sordu Abdullah'a;
- Sen daha başka neleri biliyorsun Abdullah?
- Mesela şu sol tarafta Melez Delta'sı var, orada piknik yapıyorlar. Bunu da bilirim.
- Peki sen nerelisin Abdullah?
- Mardin'liyim, Göllü Köyü'ndenim.
- Ne zaman geldin İzmir'e?
- Yedi yaşında geldim abi.
- Nerde oturuyorsun? Hem neden geldiniz Mardin'den buraya?
- Bak şu yukarı taraflarda oturuyoruz abi. Yamanlar Cemevi'nin hemen çaprazındaki ev bizimkisi. Yolun hemen sağ tarafında, beyaz ev. Tarla verimsizleşti, biz de buralara göç ettik.
Orhan şaşırmıştı, ne diyeceğini bilemedi. Sorulara bir süre ara verdi. Bu sırada Abdullah tostu bitirmişti, Orhan'ın tostuna bakıyordu. Orhan bunu farkedince elindeki tostu ona uzattı, Abdullah da heyecanla elini uzattı ve bir dakika içinde onu da bitirdi. "Kesene bereket abi." Orhan Abdullah'ın başını okşadı. "Afiyet olsun Abdullah, doymadıysan bir tane daha alayım. Abdullah başını yukarı kaldırarak hayır işareti yaparak istemediğini söyledi. Orhan'ın içine bir kurt düşmüştü, Abdullah hakkında bilgi edinmek istiyordu. Fakat çocuğun üzerine fazla gitmemek için çekiniyordu. En sonunda dayanamadı, sordu;
- Abdullah, kaç kardeşsiniz, nasıl geçiniyorsunuz?
- Bir kardeşim var abi altı yaşında, benden on yaş küçük. Babamı kardeşimin doğumunda gördüm bir tek, Almanya'da yaşıyor. Anam şu Bayraklı'nın arka tarafındaki atölyelerden birinde çalışıyor, kardeşime o gelene kadar komşular bakıyor. Ben de boyacılık yapıyorum, az çok biraz kazanıyorum.
- Peki köyünüz nasıldı, o göç ettiğiniz günü hatırlıyor musun?
- Hatırlamam mı abi, hiç unutur muyum. Ben o zaman yedi yaşındaydım. Karşımızda Abdülaziz Dağı vardı, evin çatısından orayı izlerdim hep. Kapıda benim Kara Aslan'ım yatardı. Çoban köpeğiydi, bizim evimizi bekliyordu abi. Çok severdim onu, biz gittikten sonra tek başına kaldı köyde. Tarlamız vardı, çoraktı. Üç tane ineğimiz vardı, başka da bir şeyimiz yoktu. Babam da artık para göndermiyordu bize. Anamın canına tak etti, bir gün tası tarağı topladı gidiyoruz dedi. İnekleri köyün muhtarına sattı, ne var ne yok topladı, komşunun katırının üstüne yükledi. Bizi köyün dışına kadar geçirdi Kara Aslan. Benim yanımda yürüdü yol boyunca. Çok ağladım ondan ayrıldığıma, anam teselli etti, sana gittiğimiz yerde alırız dedi. Tabi o zamanlar küçüğüm, inandım buna. Yine de içim kötü olmuştu köyden ayrılırken. Tam köyden çıkarken Abdülaziz dağına baktım. Biz dağın eteklerinden çiçek toplardık, aklıma o düştü. "Ana ne olacak o çiçeklere?" dedim, anam gözü yaşlı "Başka zaman tekrar çıkarlar" dedi. Uzunca yürüdük, geceyi yan köyde misafir olarak geçirdik. Ertesi gün garaja gittik, anamın burada Yamanlar'da bir halasının kızı var, onun yanına geldik. İlk başlar zor oldu tabi, sonra yavaş yavaş alıştık. Bir süre aynı evde oturduk, sonra anam bir iş bulunca kiraya geçtik. Ben de Yamanlar'a alıştım, buradaki çocuklarla beraber boyaya, peçete satmaya çıktım. O günden beri buradayız işte abi.
Orhan Abdullah'ı sakince dinledi, bir tek kelimesini bile kaçırmamıştı söylediklerinin. Uzun uzun düşündü, ne diyeceğini bilemedi. Onun bu halini gören Abdullah babacan bir tavırla Orhan'ın sırtına vurdu; "Noldu abi üzüldün mü yav? O kadar kötü değil durumumuz, bak çalışıp gül gibi geçiniyoruz. Asma suratını iki dakika konuştuk diye." Orhan zorla olsa da gülümsedi, Abdullah'a sarıldı.
"Abi sana bak ne diyeceğim, bak bu Bayraklı'nın denizi gibisi yoktur ha. İlk buraya geldim, sabahtan akşama kadar denize baktım durdum. O kadar çok baktım ki, artık midem ağzıma geldi, kendimi denizin üstünde bir çöp gibi hissettim. İnan abi çok kötü oldum, hayatımda böyle bir şey görmemiştim. Hele ilk vapura binişim, anam izin gününde bizi Karşıyaka'ya götürmüştü, oradan da Konak'a geçtin vapurla. Abi çok korktum vapur sallanınca, kimseye söyleme ama hıçkıra hıçkıra ağladım. Hem de çocuk değildim ha, dokuz yaşındaydım. Bak kimseye söylemek yok ha, sana güvendiğim için söyledim. Bak yemin et söylemeyeceğine ha?"
Orhan söz verdi, "söylemeyeceğim Abdullah söz" dedi.
Abdullah oturduğu yerden yavaş yavaş doğruldu. "Abi ben gideyim artık, hava kararıyor." Orhan bu yeni arkadaşının aniden kalkıp gitmesine itiraz edecekti fakat hava kararmaya yüz tutmuştu, kara bulutlar Bayraklı'nın üzerine doluşmuştu. "Tamam Abdullah tamam da, ben seninle tekrar görüşmek istiyorum, nasıl yapacağız bunu?" Abdullah sırıttı, "Abi ben buralarda boyacılık yaparım hep, burada karşılaşırız mutlaka. Sen canını sıkma, ben seni gelir bulurum." Orhan misafirini uğurlamak için köprünün altına kadar geldi, sonra ona sıkıca sarıldı. "İlk başta bana kızdın ama şimdi affettin değil mi" Abdullah yok dercesine başını yukarı kaldırdı, "Yok abi affettim, kesene bereket bir güzel de doydum."
Abdullah bir çırpıda köprünün başına geldi, ikişer ikişer merdivenleri çıktı. Arkaya dönüp uzunca el salladı, ondan sonra gözden yitip gitti. Orhan biraz bekledikten sonra tekrar sahile döndü, Abdullah ile konuştuğu sırada kitabını sahilde unuttuğunu farketti. Geriye döndüğünde kitap olduğu yerde duruyordu, kimse dokunmamıştı. Oturur oturmaz rastgele bir sayfa açtı. İnce Memed adaşı bir köylü çocuk ile karşılaşıyordu;
"Sizin böyle ne güzel Allahınız var, bizim Allah bize hiç böyle yiyecekler vermiyor. böyle bir Allahınız varsa hiç sırtınız yere gelmez. sizin Allahınız çok yaman.."
Orhan, soğuğa aldırmaksızın sahilde oturuyordu. Görenin deli diyebileceği bir hali vardı. Üzerinde ne kalın bir giysi vardı ne de onu soğuktan koruyabilecek herhangi bir eşyası. Elindeki kitabın sayfalarını ağır ağır çeviriyordu, her sayfayı uzun uzun hazmederek okuyordu. "Bir İnce Memed ölür, bin İnce Memed gelir. Biz çokluk değil miyiz ya Hürü ana?" Orhan kafasını kaldırdı, kendini torosların yarpuz kokulu koyaklarındaymış gibi hissetti. Toros Dağları'nın o yalçın kayalıkları, keskin uçurumlar, bir anda önünde beliriverdi. Yüzüne bir tebessüm yayıldı, derin derin nefes aldı. "Kırlangıç yapar yuvayı/ Çamur sıvayı sıvayı/ Bana İnce Memed derler/ Zalım beylerden dolayı.." Yaşar Kemal oldu bu sefer, kağıda döktü tüm coşkusunu.
- Boyayım mı abi?
Gerçek dünyaya döndü Orhan. Önünde kara kuru bir çocuk, elinde boyacı teknesiyle belirmişti. Çocuğun üzerinde el örgüsü kırmızı bir kazak, üzerinde ceketten bozma bir giysi, altında da yırtık bir pantolon vardı. Eldivenleri eklem yerlerinden kesilmişti, parmakları dışarıdaydı. "Tamam, boya bakalım." dedi Orhan. Çocuk hemen ayakkabılara yöneldiğinde Orhan birden havanın buz gibi oluşunu farketti. " Dur ayakkabıları çıkarma, vazgeçtim." Çocuk Orhan'a baktı, biraz kızgın, sinirlice. "Tamam bozulma ufaklık, boya parasını veririm sana. Gel otur şöyle bakalım, ne arıyorsun burada bu soğukta? "Çocuk bir an tereddüt etti, sonra boya teknesini kaptığı gibi yürümeye başladı. Orhan beklemediği bu hareket karşısında ikircikte kaldı, sonra çocuğun peşinden koştu."Dursana yahu nereye gidiyorsun?" Çocuk ses çıkarmıyordu, hızlı hızlı yürüyordu. Orhan çocuğun kolundan tuttu, kendine çevirdi. "Neden çekip gittin, sana parasını verecektim dedim ya?" Çocuk tekrar öfkeyle baktı Orhan'a.
- Ayakkabını boyatmadın, para filan istemiyorum senden!
Orhan gülümsedi, bu gururlu çocuk onu biraz kendine getirdi. "Yahu tamam, seni kırdıysam kusuruma bakma. Hadi gel biraz sohbet edelim, hem sana bir tost ısmarlayayım şu köprünün karşısındaki büfeden." Çocuk sesini çıkarmıyordu ama eskisi gibi de surat asmıyordu. "Bak ben şimdi karşıdan tost alacağım sen beni burada bekle, ama hiç bir yere gitme olur mu? Bu arada adın ne senin, daha tanışmadık bile. Benim adım Orhan, senin?" Çocuk hiç beklemeden cevapladı; "Abdullah."
Orhan, Altınyol'un o hızlı trafiğinin üstünden, köprüden geçti, karşıdaki otobüs durağının arkasındaki büfeden iki tane tost aldı. Tekrar geri döndüğünde Abdullah onu bekliyordu. Abdullah'ın gitmediğini görünce sevindi. "Abdullah gel şöyle sahile geçelim ha, üşüyorsan başka bir yere gidelim, ne dersin?" Abdullah göğsünü dışarıya çıkararak konuştu; "Yok abi ne üşümesi kocaman adamım ben!" Sahile döndüklerinde değişen hiç bir şey olmadığını farketti Orhan. Martılar yine denizin üstünde dört dönüyor, vapurlar yine seferlerini yapıyordu. "Abdullah, şu karşıdaki vapur sence Bostanlı'ya mı gidiyor Karşıyaka'ya mı?" Abdullah bu soruya gülerek cevap verdi; "Bence Karşıyaka. Neden dersen ağzına kadar insan dolu baksana. Şimdi onlar vapurdan inip çarşıya hücum edecekler, çarşı yine ana baba günü olacak. Biliyorum ben." Orhan şaşırdı, bir soru daha sordu Abdullah'a;
- Sen daha başka neleri biliyorsun Abdullah?
- Mesela şu sol tarafta Melez Delta'sı var, orada piknik yapıyorlar. Bunu da bilirim.
- Peki sen nerelisin Abdullah?
- Mardin'liyim, Göllü Köyü'ndenim.
- Ne zaman geldin İzmir'e?
- Yedi yaşında geldim abi.
- Nerde oturuyorsun? Hem neden geldiniz Mardin'den buraya?
- Bak şu yukarı taraflarda oturuyoruz abi. Yamanlar Cemevi'nin hemen çaprazındaki ev bizimkisi. Yolun hemen sağ tarafında, beyaz ev. Tarla verimsizleşti, biz de buralara göç ettik.
Orhan şaşırmıştı, ne diyeceğini bilemedi. Sorulara bir süre ara verdi. Bu sırada Abdullah tostu bitirmişti, Orhan'ın tostuna bakıyordu. Orhan bunu farkedince elindeki tostu ona uzattı, Abdullah da heyecanla elini uzattı ve bir dakika içinde onu da bitirdi. "Kesene bereket abi." Orhan Abdullah'ın başını okşadı. "Afiyet olsun Abdullah, doymadıysan bir tane daha alayım. Abdullah başını yukarı kaldırarak hayır işareti yaparak istemediğini söyledi. Orhan'ın içine bir kurt düşmüştü, Abdullah hakkında bilgi edinmek istiyordu. Fakat çocuğun üzerine fazla gitmemek için çekiniyordu. En sonunda dayanamadı, sordu;
- Abdullah, kaç kardeşsiniz, nasıl geçiniyorsunuz?
- Bir kardeşim var abi altı yaşında, benden on yaş küçük. Babamı kardeşimin doğumunda gördüm bir tek, Almanya'da yaşıyor. Anam şu Bayraklı'nın arka tarafındaki atölyelerden birinde çalışıyor, kardeşime o gelene kadar komşular bakıyor. Ben de boyacılık yapıyorum, az çok biraz kazanıyorum.
- Peki köyünüz nasıldı, o göç ettiğiniz günü hatırlıyor musun?
- Hatırlamam mı abi, hiç unutur muyum. Ben o zaman yedi yaşındaydım. Karşımızda Abdülaziz Dağı vardı, evin çatısından orayı izlerdim hep. Kapıda benim Kara Aslan'ım yatardı. Çoban köpeğiydi, bizim evimizi bekliyordu abi. Çok severdim onu, biz gittikten sonra tek başına kaldı köyde. Tarlamız vardı, çoraktı. Üç tane ineğimiz vardı, başka da bir şeyimiz yoktu. Babam da artık para göndermiyordu bize. Anamın canına tak etti, bir gün tası tarağı topladı gidiyoruz dedi. İnekleri köyün muhtarına sattı, ne var ne yok topladı, komşunun katırının üstüne yükledi. Bizi köyün dışına kadar geçirdi Kara Aslan. Benim yanımda yürüdü yol boyunca. Çok ağladım ondan ayrıldığıma, anam teselli etti, sana gittiğimiz yerde alırız dedi. Tabi o zamanlar küçüğüm, inandım buna. Yine de içim kötü olmuştu köyden ayrılırken. Tam köyden çıkarken Abdülaziz dağına baktım. Biz dağın eteklerinden çiçek toplardık, aklıma o düştü. "Ana ne olacak o çiçeklere?" dedim, anam gözü yaşlı "Başka zaman tekrar çıkarlar" dedi. Uzunca yürüdük, geceyi yan köyde misafir olarak geçirdik. Ertesi gün garaja gittik, anamın burada Yamanlar'da bir halasının kızı var, onun yanına geldik. İlk başlar zor oldu tabi, sonra yavaş yavaş alıştık. Bir süre aynı evde oturduk, sonra anam bir iş bulunca kiraya geçtik. Ben de Yamanlar'a alıştım, buradaki çocuklarla beraber boyaya, peçete satmaya çıktım. O günden beri buradayız işte abi.
Orhan Abdullah'ı sakince dinledi, bir tek kelimesini bile kaçırmamıştı söylediklerinin. Uzun uzun düşündü, ne diyeceğini bilemedi. Onun bu halini gören Abdullah babacan bir tavırla Orhan'ın sırtına vurdu; "Noldu abi üzüldün mü yav? O kadar kötü değil durumumuz, bak çalışıp gül gibi geçiniyoruz. Asma suratını iki dakika konuştuk diye." Orhan zorla olsa da gülümsedi, Abdullah'a sarıldı.
"Abi sana bak ne diyeceğim, bak bu Bayraklı'nın denizi gibisi yoktur ha. İlk buraya geldim, sabahtan akşama kadar denize baktım durdum. O kadar çok baktım ki, artık midem ağzıma geldi, kendimi denizin üstünde bir çöp gibi hissettim. İnan abi çok kötü oldum, hayatımda böyle bir şey görmemiştim. Hele ilk vapura binişim, anam izin gününde bizi Karşıyaka'ya götürmüştü, oradan da Konak'a geçtin vapurla. Abi çok korktum vapur sallanınca, kimseye söyleme ama hıçkıra hıçkıra ağladım. Hem de çocuk değildim ha, dokuz yaşındaydım. Bak kimseye söylemek yok ha, sana güvendiğim için söyledim. Bak yemin et söylemeyeceğine ha?"
Orhan söz verdi, "söylemeyeceğim Abdullah söz" dedi.
Abdullah oturduğu yerden yavaş yavaş doğruldu. "Abi ben gideyim artık, hava kararıyor." Orhan bu yeni arkadaşının aniden kalkıp gitmesine itiraz edecekti fakat hava kararmaya yüz tutmuştu, kara bulutlar Bayraklı'nın üzerine doluşmuştu. "Tamam Abdullah tamam da, ben seninle tekrar görüşmek istiyorum, nasıl yapacağız bunu?" Abdullah sırıttı, "Abi ben buralarda boyacılık yaparım hep, burada karşılaşırız mutlaka. Sen canını sıkma, ben seni gelir bulurum." Orhan misafirini uğurlamak için köprünün altına kadar geldi, sonra ona sıkıca sarıldı. "İlk başta bana kızdın ama şimdi affettin değil mi" Abdullah yok dercesine başını yukarı kaldırdı, "Yok abi affettim, kesene bereket bir güzel de doydum."
Abdullah bir çırpıda köprünün başına geldi, ikişer ikişer merdivenleri çıktı. Arkaya dönüp uzunca el salladı, ondan sonra gözden yitip gitti. Orhan biraz bekledikten sonra tekrar sahile döndü, Abdullah ile konuştuğu sırada kitabını sahilde unuttuğunu farketti. Geriye döndüğünde kitap olduğu yerde duruyordu, kimse dokunmamıştı. Oturur oturmaz rastgele bir sayfa açtı. İnce Memed adaşı bir köylü çocuk ile karşılaşıyordu;
"Sizin böyle ne güzel Allahınız var, bizim Allah bize hiç böyle yiyecekler vermiyor. böyle bir Allahınız varsa hiç sırtınız yere gelmez. sizin Allahınız çok yaman.."
11 Şubat 2011 Cuma
Okul Çıkışları
İlkokulu dar bir bahçesi olan, kapısının önünde ve kenarında seyyar satıcıların cirit attığı buca çakabey ilköğretim okulunda okudum. güzel günler geçirdim; özellikle arkadaşlarla pet şişe maçı yapmak hala tebessümle andığım ender heyecanlardan biridir. okul çıkışlarının benim için anlam kazanması kış ayına tekabül eder. yaz mevsimine nazaran kış ayında veliler çocukları üşümesin veya ıslanmasın diye her gün kapının önünden alırlardı yavrularını. bizim evimiz okula yakındı ve bu sebepten ötürü birinci sınıfın ikinci yarısından itibaren tek başıma gidip gelmeye başladım.
o gün inanılmaz bir yağmur yağmıştı izmir'e. okulun bahçesi adeta bir gölü andırıyordu. hatta teneffüste dışarı bile çıkmamıştık biz pet şişe hastaları, koridorda oynadık biricik oyunumuzu. ders saatinin bitmesine yakın içimden geçirdiğim tek şey annem veya babamın beni bu fırtınadan kurtarmasıydı. çok yağmur yağıyordu, şemsiyem yoktu ve korkuyordum. neden korktuğumu bu yaşıma geldim hala hatırlamıyorum, anımsamıyorum. korkuyordum, belki de gökteki karanlık bulutların alev saçan şimşeklerinden, belki de yağmurun bir kurşun gibi üzerime boşalmasından. korkuyordum işte, tepeden tırnağa titriyordu bedenim.
ders saati bitti, hepimiz evlerimize dağılabilirdik artık. okulun korunaklı merdivenlerinden dışarı adımımı atar atmaz ellerinde şemsiyelerle bekleyen insan kalabalığına rastladım. arkadaşlarımdan bir çoğu bu kalabalıkta kendisini bekleyenleri şıp diye buluyor, ufak bir öpüşme/ sarılmanın ardından şemsiyenin altında evlerine gidiyordu. sağıma soluma bakındım, ortalarda şişman kısa boylu bıyıklı bir adam ya da zayıf kumral tenli bir kadın arıyordu gözlerim. evet, annem ve babama bakıyordum fakat onlardan tek bir iz yoktu ortalıkta. saçlarım şimdiden ıslanmıştı, yüzüme akıyordu yağmurun tuzlu bileşeni. en sonunda annem ve babamın orada olmadığına kendimi inandırdım ve eve doğru yürümeye başladım. okuldan çıkar çıkmaz gözüm boş arazideki otoparka takıldı. arkadaşlarım büyük bir telaşla arabalarına biniyorlardı, emin değildim ama sanırım hepsi mutluydu. yağmurun yağması bir tek beni ve evsizleri üzmüştü galiba.
hızlı hızlı koşmaya başladım. birden ağladığımı farkettim; yağmur suyu ile gözyaşlarım birbirine karışmıştı. hıçkıra hıçkıra ağlıyordum, bir yandan da naylon ayakkabılarımla yere sert adımlar atarak koşuyordum. başımı gökyüzüne kaldırdığımda bulutların benimle alay ettiğini düşündüm. eve geldiğimde bana sarılmak isteyen anneme "sen beni sevmiyorsun sevsen gelirdin okula" dediğimi hatırlıyorum. başka da bir şey hatırlamıyorum.
o günden beri okul çıkışlarına denk gelmemeye özen gösteririm.
8 Şubat 2011 Salı
Depresif.
Benim bu düzeni değiştirmem lazım. Dar sokaktaki sokak lambasının kör ışığını aydınlatmam, çöp tenekesinin içersinde yiyecek arayan kediyi doyurmam, yağmur altında ıslanmamak için birbirine geçmiş köpekleri korumam lazım. Yaşlı teyzeleri ağır ve rahatsız edici seslerine aldırmadan dinlemem, kırışmış yüzlerine ufak bir tebessüm yayana kadar yanlarında durmam lazım. Bir buçuk lira dolmuş ücretini bir lirası olduğu için ödeyemeyen adamı yarı yolda indiren dolmuş şöförüne kızmam, son sürat işleyen caddenin trafiğine aldırmaksızın karşıya geçmeye çalışan çocuğu uyarmam lazım.
Mendil sattırmamam lazım benim, minik ellere, ufak yüreklere. Okula göndermeliyim onları. Soğuk kaldırım taşlarından tahta sıralara. Küçük şeylerle mutlu olup başkasının derdine ortak olmayan insanlara kızmam lazım, dünya sadece şükretmek üzerine kurulu değil demeliyim onlara.
Benim inancımı yitirmemem lazım. Bu topraklara, bu insanlara.
4 Şubat 2011 Cuma
Yoldaşlık mı Yozlaştık mı?
İnsanlar sanırım bazı şeyleri yozlaştırmadan edemiyor. Bunu ilk önce Marx üzerinden yaptılar, hem de "o devrimci değil filozoftu" gibi saçma argümanlarla. Bilimsel sosyalizmin temelini atmış bir adamı kavgadan ayrı, sadece düşünceleri ile değerlendirmek, kapitalist sistemin insanlara attığı en büyük kazıklardan biri olsa gerek. Yozlaşma böyle başladı, yavaş yavaş ve derinden. Gelinen nokta içler acısı, adamın biri, hatta adam da değil bana göre, hiç bir sebep yokken sadece ve sadece egosunu tatmin etmek amacı ile bir kızı hüngür hüngür ağlatabiliyor, ve ardından hiç bir şey olmamış gibi karşıdaki insana "yoldaş akşam ne yapıyoruz/ yoldaş bence o şöyle değil" şeklinde cümleler sarfedebiliyor. Dayanamadım.
"Afedersiniz, biraz önce sizin hatanız olmasına rağmen-kasa bandında bulunan x bir ürün bu adama ait değilmiş, fakat kasa üstünde bulunduğu için kasiyer geçmiş- bu personeli azarladınız. Bir de şöyle düşünelim, bu kızın hatası var ve hata yaptı, sizi sinirlendirdi. Bu olasılıkta bile karşıdaki insanı incitecek sözler söylemenizin gereği var mıydı?"
Adam bir an duraksadı, ne diyeceğini şaşırdı. "Sen kimsin ne karışıyorsun" diyebildi ancak.
"Ben ne mi karışıyorum? Yoldaş kelimesini sizin ağzınızdan duymak istemediğim için karışıyorum. Bu cümlenin anlamını bilip bilmediğiniz konusunda bir fikir yürütemem, umarım bilmeden kullanıyorsunuzdur. Eğer ki bildiğiniz halde bu cümleyi alelade bir biçimde kullanıp, şu personeli hüngür hüngür ağlatabiliyorsanız, sizin sosyalizm tahayyülünüzün içine tüküreyim."
"Terbiyesizleşme" dedi, oysa ki daha yeni başlıyordum.
"Asıl terbiyesiz olan sizsiniz beyfendi. Bu kızı azarladıktan sonra karınızın gözünde bir nebze daha mı yükseldiniz? Böyle bir ilişkiniz varsa, kusura bakmayın ama bu ilişkinin sonu gözükmüyor derim. Eğer sosyalizmin literatüründe yer etmiş bir cümleyi rahatça kullanabiliyorsanız, onun getirdiği kalıplar çerçevesinde hareket etmek zorundasınız. Yoksa her yerde benim gibi size müdahele edecek insanlarla karşılaşabilirsiniz. Emin olun sizi bu kızcağız gibi ağlatabilirim, o kadar kuvvetli olduğumu söyleyebilirim."
Karısı kolundan çekiştirdi adamı, iki dakika içersinde kayboldular.
Kimbilir akşam o "yoldaş"ı ile ne yapacaktı bu adam. İnsanlar işkence tezgahlarında birbirine sırt verirken diyordu "yoldaş" diye. Bir koğuştan diğerine bir damla süt gönderiyorlardı. Ölümü göze alıyorlardı "yoldaş"ları için.
Kasiyer kız gözünden akan yaşlara aldırmaksızın ince bir gülüş fırlattı bana. Hayır, aramızda bir aşkın başlangıcı değildi bu gülüş, gerçek anlamda "yoldaşlık"lığın ödülüydü.
27 Ocak 2011 Perşembe
Ferhat Gerçek'in tişörtü nerede?
Ferhat Gerçek'in kim olduğunu daha önce yazmıştık. Bir polis kurşunu ile felç kalmıştı Ferhat.
Onu vuran polis/polisler hala bir hüküm giymediler. Ve vurulduğu an üzerinde bulunan tişört kayıp. Bu iş artık o kadar can sıkıcı bir hal almaya başladı ki, sormayın gitsin. Bu sebepten ötürü Fransa'da 500 af örgütü " Engin ve Ferhat Gerçek için adalet " sloganıyla bir eylem düzenlediler.
http://www.ivmedergisi.com/fransa-ferhatin-tisortu-nerde.html
Onu vuran polis/polisler hala bir hüküm giymediler. Ve vurulduğu an üzerinde bulunan tişört kayıp. Bu iş artık o kadar can sıkıcı bir hal almaya başladı ki, sormayın gitsin. Bu sebepten ötürü Fransa'da 500 af örgütü " Engin ve Ferhat Gerçek için adalet " sloganıyla bir eylem düzenlediler.
http://www.ivmedergisi.com/fransa-ferhatin-tisortu-nerde.html
10 Ocak 2011 Pazartesi
Özür..
Bir roman projesi sebebiyle bloga fazla vakit ayıramıyorum.
Anlayışınıza sığınmaktan başka çarem yok.
edit: Roman projesinin yerini öykü projesi alıyor. Hani bilin diye dediydim.
edit: Roman projesinin yerini öykü projesi alıyor. Hani bilin diye dediydim.
2 Ocak 2011 Pazar
Mösyö Burjuvazi
Hala hazırlanamayan karısı Elif hanıma lanet ederek masaya oturdu, bir kadeh votka doldurdu. Her davet öncesi yaşanan kıyafet krizi yine etkisini göstermekteydi. Bir türlü hazırlanamayan bir eş, geç kalmakta olduğu bir davet, ve davete gecikmenin belki de ağır faturası olarak hayata geçecek olan bir ihalenin kaybedilmesi. İçi sıkılmıştı. " Hadi hayatım " dedi içeriye doğru hafifçe bağırarak. " Geldim" sesi ile kadehi bir dikişte içmesi bir oldu. Karısı kırmızı renklerin hakim olduğu şık bir gece kıyafeti giymişti. Bu kıyafetler içersinde oldukça seksi gözüküyordu ya, şimdi sırası değildi..
Yol boyunca makyaj çantasındaki ruj ve çantasının köşesindeki ayna ile haşır neşir olan Elif hanıma baktıkça tebessüm ediyordu. " Ne kadar süslü oldun sen? " dedi karısının elini tutarak. " Abartma hayatım davete makyajsız mı gitseydim " dedi Elif hanım, kocasına cilve yaparak. Nihayet davet verilecek salona girmişlerdi. İçeriden hoş kokular geliyordu, servis yapan garsonlar ellerindeki tepsilerle bir oraya bir buraya koşturmaktaydılar. Kendilerini karşılayan insanların ellerini sıkıp lüzumsuz bir hal hatır sorma merasiminden sonra bir masanın başına çekilip davetin açılış konuşmasını beklediler. Daveti veren ünlü işadamı Recep bey, yeni projesini anlatmak üzere sinevizyonun önüne geçti. Alkış kıyametinden sonra inşaatına başlayacağı dev konutların resimleri ekranın ortasında belirdi. Şık takım elbisesi ile göz kamaştıran Recep bey, konuşmasına davete katılan herkese teşekkür ederek başladı. Yapacağı konutların özelliklerini bir bir sıraladı, yine alkışlar, tebrikler bravolarla karşılandı. Yüzündeki memnuniyeti az sonra, garson olarak içeri sızmayı başaran bir adamın söyledikleri ile bozulacaktı, fakat o anda böyle bir olasılığa ihtimal bile vermiyordu. Ta ki adamın silahını çıkararak kürsüye fırlamasına korku dolu gözlerle tanık olana kadar;
- Recep bey, izninizle biraz da ben konuşsam ?
Salonda kısa bir sessizliğin ardından inanılmaz bir hengame koptu. İnsanlar kaçmak için birbirini ezmeye başlamıştı ki, iki el ateş sesinin ardından mikrofonda bir tok erkek sesi davetlilere seslendi;
- Ya beni dinleyeceksiniz ya da buradan çıkamayacaksınız! Şimdi yerinizde durun ve beni dinleyin!
Salon bir anda sudan çıkmış balığa döndü, insanlar şaşkınlıktan ne yapacaklarını şaşırmışlardı ve hareketleri verlen komutun ardından anında kesildi. Ölüm korkusu ile birbirlerinin suratlarına bakıyor, bu ölümden zor dakikaların bir an önce geçmesini bekliyorlardı. Elif ve kocası tüm bu olup bitenleri korku dolu gözlerle izliyor, en köşeye geçip kendilerine bir zarar gelmemesi için uğraşıyorlardı. Derken bu derin sessizlik o tok sesin tekrar mikrofona geçmesi ile bozuldu;
- Evet saygı değer davetliler. Sizin bu bol içkili, kahkahalarınızın havada uçuştuğu, mutluluk numaraları yaptığınız davetinizi böldüğüm için özür dilerim.
Güvenlik elemanları adamı etkisiz hala getirmesine getireceklerdi, fakat adam silahını Recep Bey'in kafasına dayamış, ve konuşmasını bu şekilde sürdürüyordu;
- Anlatacaklarımdan dolayı biraz bana kızacaksınız, ama aranızda tüm pisliğine rağmen bana hak verenler de olabilir. Evet, sizler, milyonlarca dolar sahibi, zengin, birbirinden pahalı arabalara binen, birbirinden güzel kıyafetler giyen zavallı sizler. Neden mi zavallısınız? Çünkü hepiniz birbirinizin kopyası olmuş durumdasınız. Hiç birinizin diğerinden farkı yok. İçinizde daha fazla kazanmaktan başka bir şey düşünen var mı acaba? Ha, unuttum, hafta sonu yapacağınız golf kaçamağını atlamamak lazım. Zavallısınız, çünkü tek bir adamın karşısında tir tir titriyorsunuz. Zavallısınız, bana yalvaran gözlerle bakıp elimdeki metal parçasından çıkacak kurşunun size gelmemesi için o inanmadığınız tanrıya dua ediyorsunuz.
Recep Bey incelmiş sesi ile adama fısıldadı;
- Ne olur yapma, ne istersen veririm beni öldürme!
Adam ise kendinden geçmiş, kahkahalarla izliyordu bu durumu. Sanki tiyatro gösterisindeymiş gibi rahat tavırları, izleyenlerde inanılmaz bir etki yaratıyordu.
- Ne oldu Recep Bey? Biraz önce kazanacağınız milyon dolarları düşünerek keyifle anlatıyordunuz projenizi. Şimdi ise elimden bir kaza çıkmaması için bana yalvarıyorsunuz. Sahi, nasıl kazanacaksınız o milyon dolarları Recep Bey? Kaç insan ölecek inşaatınızda çalışırken? Kaç insanın emeğini sömüreceksiniz?
Recep Bey ve kalabalık, derin bir sessizliğe gömülmüştü. İçlerinden bir tek kişi bile konuşmuyor, güvenlik personelleri donmuşçasına adamı izliyordu.
- Evet, sürem dolmak üzere. Birazdan kapı önünde polisler benim için gelecekler, pek kıymetli siz zengin, sermayedar, para babalarını korumak için beni öldürmeye çalışacaklar. Siz asalakların kararttıkları binlerce insanın hakkını hiçe sayarak, sizden hesap sormak için buraya gelen bana ateş edecekler. Siz Ekrem bey, evet evet buraya bakın sayın davetlim, arsa kapmak adına kaç tane gecekondu yıktınız bugüne kadar? Kaç tane insanı evsiz bıraktınız haberiniz var mı? Siz Elif hanım, ünlülerin dünyasında boy boy fotoğrafları yayınlanan siz. Kocanız size bu kıyafetleri alabilmek için kaç tane işçinin tepesine biniyor, kaç tane insanı sigortasız çalıştırıyor? Ya size ne demeli Osman bey, dünya devi kot markanızı daha da büyütmek için kaç tane işçiyi ömür boyu hasta ettiniz, öldürdünüz?
Salondan çıt çıkmıyordu.. Elif hanım giydiği gece kıyafeti ile aynı renk olmuş, sessizce duruyordu.
- Evet. Size zavallılar demiştim, zavallısınız. Karşımda bir bana tapmadığınız kaldı şu mermiyi yememek için. Oysa sizin kurşun geçirmez cipleriniz, korumalarınız, güvenlik kameralı evleriniz vardı, şimdi ise çıplak bir bedenden ibaretsiniz. Sizi öldürmeyeceğim, buradan çıkmak için Recep Bey'i rehin alacağım. Arkamdan gelen olursa, istemeden sizi öldürmek zorunda kalırım. Gelmemenizi rica ediyorum.
Adam Recep Bey'i önüne alarak yavaşça kapıya doğru hareket etti. Son bir kez arkaya dönerek adeta şok geçiren kalabalığa seslendi;
- Aslında ölmeyi çoktan hakediyorsunuz ya, neyse.
31 Aralık 2010 Cuma
Yeni Yıl ve Eskiyen Biz
Aslına bakarsanız, yeni yılın neden ve niçin delice kutlandığına yıllar boyu anlam verememişimdir. Ne olmuş yani yeni yıl olmuşsa? Bir yıl yaşlandığımız için bu kadar delicesine sevinmek neden? Bilmiyorum.
Bildiğim tek şey her yeni bir yılda biraz daha yaşlandığımız. Evet, yaşlanıyoruz. Bu matematiksel bir olgu değil, ruhumuz yaşlanıyor. Mesela benartık biraz daha göbekleniyorum, sakallarım eskiden tek tük çıkarken şimdi 3 günde bir traş olmak zorunda kalıyorum. Daha ağır hareket ediyorum, eskiden beni hareketlendiren şeylere şu anda daha az tepki veriyorum. Daha kolay sinirlenmeye başladım, tahammülsüzlüğüm her geçen gün artıyor.
televizyonların son dakika olarak geçtiği o çılgın eğlenceler, sokaklardaki tüm ışıklı gösteriler, çam ağaçları, birbirinden renkli yılbaşı süsleri sadece birer varlık olarak geliyor bana. Yaşar Kemal'in ince memed(4) eserini okuyarak giriyorum yeni yıla. Yeğenimin tüm gülücükleri ancak bir tebessüm izi bırakıyor suratımda, ve her tebessümümde biraz daha kırışıyor cildim, biraz daha yaşlanıyorum. Ve çocukken kurduğum binlerce hayalin birer birer benden uzaklaştığını görüyorum, ama yine de tebessüm ediyorum 7 yaşındaki yeğenime. " hadi tombala oynayalım " diyor, oynuyoruz. Torbadan rakamların her çıkışında biraz daha uzaklaşıyorum bu dünyadan, biraz daha yıkılıyor umutlarım, biraz daha uzaklaşıyor hayallerim. Hatta imkansızlaşıyor..
Sokaklarda çılgınca koştuğum o deli günler geliyor aklıma. Dut ağacına tırmanırken düşüp yaraladığım dizim sızlıyor, ama sadece sızlayan dizim değil, yüreğim de ona eşlik ediyor. Anıların birer hançer gibi saplanacağı başka gün yokmuş gibi, insanların deli gibi içki içip eğlendiği bir günde gelip buluyor beni. Olsun, bir sene daha geçer buna da alışırız. Ufak bir çocuk bana amca demişti, afallamıştım. " ne amcası ulan daha 24 yaşında biriyim " diyecektim, kahkahalarla güldüm. Aslına bakarsanız o an güldüğüm şeyin çocuğun beni tasvir ettiği sıfat değil, yaşlandıkça insanların hiç yaşlanmıyormuşçasına yaşamasıymış, bunu anladım.
Bunları yazarken arkada " pilli bebek - olsun " çalıyor. Ne güzel de anlatıyor bu parça herşeyi;
" olsun demekte zor artık, çocuk düşlerimiz yok artık.. "
26 Aralık 2010 Pazar
Ferhat Gerçek'i Hatırladınız mı?
Ferhat 17 yaşında, yasal bir dergiyi dağıttığı için polis kurşunu ile felç kaldı. Vurulmasının ardından yarım saat boyunca yerde kıvrandı, arkadaşları kanı durdurmak istediler, ambulans çağırmak istediler fakat polislerden gelen tepki çok netti; bırakın gebersin!
İnsanların hiç bir suçu olmamasına rağmen gelişigüzel katledildiği bir ülkede yaşıyoruz. Bugün binlerce insan gözaltında kaybolmuş vaziyette. Annelerinin babalarının ziyaret edeceği bir mezarları bile yok. Daha geçenlerde cumartesi anneleri 300. kez oturdular Galatasaray meydanına. Yine soruları cevapsız kaldı, yine başbakan " birileri tarafından kullanılan grup " olarak ilan etti kendilerini. Böyle bir ülkede Ferhat'ın sırtından vurulması normal karşılanıyor ilk bakışta. 2007 yılında yürürlüğe giren polis vazife ve salahiyet kanunundan sonra adeta teksasa döndü Türkiye. Üniformanın ardından canavara dönüştü kolluk güçleri. Son 3 yılda polis kurşunu ile hayatını kaybeden insanların sayısı üçlü rakamlarla ifade ediliyor. Durumun bu kadar vahim olduğu ülkemizde ise kimse kaybedilen insanların hesabını soramamakta. Soranlar ise yargı engeli ile karşılaşmakta. Türkiye'de yıllardır sistemin kendi içinde aklandığına şahit oluyoruz. 30 yıllık dev-sol davası sanıklarına onca yıl içerde kalmalarına rağmen müebbet cezası veriliyor, 30 yıllık Kemal Türkler davası sanığı ise zamanaşımı yolu ile aklanıyor. İnsanlar 19 aralık'ta diri diri yakılıyor, fakat devlet bunun hesabını vermek bir yana tutsaklara hapishaneye zarar verdikleri gerekçesi ile dava açıyor. Böyle bir sistemde adalet istemek adeta yürek isteyen bir iş haline geliyor.
Sokak infazları sadece Ferhat Gerçek ile başlamadı, ondan önce Metin Göktepe katledildi bu ülkede, 16 yaşındaki İrfan Ağdaş vuruldu sokak ortasında. Ferhat'tan sonra Aydın Erdem vuruldu, Alaattin Karadağ'ı öldürdüler bütün mahallenin gözleri önünde. İnsanları basit bir şekilde ölüme gönderen bu akılalmaz olaylar silsilesine kimse dur demedi, arkadaş sen nasıl sokak ortasında adam vurursun demedi. Ve bu cesaretle halen sokak infazları devam ediyor. Açılan davalar uzatıldıkça uzatılıyor, mahkemeler 6 aydan 6 ayı ertelenip duruyor. Bu vesile ile olayın unutulması sağlanıyor, olan adalet talebinde bulunan insanların emeğine oluyor.
Ferhat Gerçek'i sırtından vuran polis, 10 yıl hapis istemi ile yargılanıyor. Ferhat Gerçek ve arkadaşları ise polisin Sinan Çetin'in film senaryolarına taş çıkarırcasına hazırladığı suç raporunun tek satırına dokunmadan dava açan savcılık tarafından 16 yıl hapis istemi ile yargılanıyor. Güler misiniz, ağlar mısınız? Ama işin komik yanı burda bitmiyor; mahkeme tarafından istenilen belgeler adli tıptan hala gönderilmedi. Evet bildiniz, o adli tıp! Güler Zere'yi bile bile ölüme gönderen adli tıp, Erol Zavar'ı hasta olmasına rağmen hala tutsak eden adli tıp. Hani şu katil İbrahim Şahin'e " akli dengesini yitirmiş yargılanamaz " raporu veren adli tıp.
Yani anlayacağınız devlet " arkadan " vuranların hala " arkasında.. "
25 Aralık 2010 Cumartesi
Buca Belediyesi Taşeron İşçileri; Direniş Notları
" Buca belediyesinin önündeyiz. Hava oldukça soğuk. Bir çöp kovasının içine yerleştirilmiş odunlarla ısınmaya çalışıyoruz. Belediyenin 360 derece dönen kameraları her an bizi gözetlemekte. Karşı tarafta ve çaprazımızda yol kenarlarında çevik kuvvet ekipleri arabalarında uyuyorlar. Ortalık oldukça tenha, yoldan tek tük insanlar geçiyor. Ortalık karanlık, belediye otobüsleri haricinde pek araç yok yolda. Çöp kovasının içinde yükselen dumanlar gözlerimizi yakıyor. Ertesi güne hepimizin gözleri kanlanacak, acıyacak biliyoruz. Ama önemli değil, bunu da biliyoruz.
Haydar ağabeyimiz bir türkü tutturuyor. " Hadi lan, halaya kalkın " diyor. Oysa bizim kıpırdamaya mecalimiz olmadığı gibi, havanın soğukluğu ile birbirimize geçmiş durumdayız. " Piu sizin gençliğinize " diyor, gocunuyorum. " Çal oradan bir halay oynamayan Ercan tatı gibi olsun " diyorum. Basıyor kahkahayı, başlıyor çalmaya. O uyuşukların en uyuşuğu ben, o oblomovların en oblomovu ben tek başıma kalkıyorum halaya. Haydar ağabey coşuyor, ben de coşuyorum. Polisler bana bakıp gülüyor, otobüsçüler korna çalarak bana selam ediyor, yoldan geçenler alkışlarla bana destek veriyor. Bakıyorum kalkan yok, " gelmeyen faşist olsun " diyorum. Hepsi birden geliyorlar yanıma, başlıyoruz en sıcağından halayımıza. Ellerimiz kenetli, omuzlarımız birbirine dayalı... "
Yaklaşık bir aydır direniyor Buca belediyesi taşeron işçileri. Sendika istedikleri için işten atıldı yedi'si. Seçim öncesi " taşeronu kaldıracağız namus sözü " diyen Ercan tatı " benim canımı sıkmasınlar hepsini atarım " dedi, tüm öfkesiyle, hıncıyla. Onlar da soğuğa ve kolluk güçlerinin tacizlerine aldırmaksızın direniyorlar. Haklarında kimi zaman " apocu bunlar " yalanı uyduruluyor, kimi zaman " teröristler " yaftası yapıştırılıyor. 80 sonrası tüm hak arama eylemlerinin ardına sızdırılan polis muhbirliği burada da etkisini göstermekte, direnişteki emekçileri tecrit etmek için böyle yalanlar uydurulmakta. Fakat direnişteki emekçiler bu yalanlara pabuç bırakmayacak, çünkü onlar da bu sistemin kirli yüzünü öğrendiler polis copu sayesinde, zabıta terörü sayesinde.
Şimdi onlar desteğinizi bekliyor. Belki bir telefon açıp " ağabey/abla, yanınızdayız " demeniz bile o kışın ayazında sıcacık eder onların kocaman yüreğini. Daha coşkuyla sarılırlar direnişlerine, daha gür atarlar sloganlarını.
DESTEK TELEFON NUMARASI
İşten atılan Belediye işçilerinden biri (İNAN SEZER: 0530 349 26 81 - 0505 611 95 65)
24 Aralık 2010 Cuma
300. Kez " Benim Annem Cumartesi.. "
- Ben bir anayım, benim sesimi duymak zorundasınız, beni dinlemek zorundasınız!
Fonda bandista'nın benim annem cumartesi şarkısı çalıyor. Yukarıdaki sözlerle irkiliyorum. Bir anne, çocuğunu arıyor. Fakat ne dinleyen var, ne sesini duyan. Onun devletle karşı karşıya gelmesinin tek sebebi, oğlunun veya kızının devlet görevlilerince alınıp kaybolması. Düşünün; bir gün kapınız çalınıyor ve evladınızı götürüyorlar. Bir gün geçiyor haber yok, iki gün geçiyor haber yok. Sonra siz bir yere başvurup evladınızı arıyorsunuz, ve size diyorlar ki, biz evladınızı daha önce görmedik, gözaltına da almadık!
Bir hukuk sisteminde insanları gözaltına alıp hukuksuz yere tutsak etmek devletin ayıbıdır. Fakat onları gözaltına alıp kaybetmek, yok etmek, tamamen insanlık suçudur. Her cumartesi günü ellerinde posterler, oğullarını kızlarını arayan insanların yanından geçerken şöyle bir bakacaksınız, sonra yolunuza devam edeceksiniz. Ta ki bu adaletsizlik sizi bulana kadar. Ne zaman ki sizin yüreğiniz yanacak, siz de o zaman cumartesi annelerinin yanına katılıp kahredeceksiniz dünyaya. O zaman anlayacaksınız dünyanın karşısına geçip bağdaş kurarak izlediğiniz o televizyondan ibaret olmadığını. Dünyanın adaletsiz bir yer olduğunu, insanların yok yere öldürüldüğünü. Annelerin çocuklarına hasret kaldığı, babaların hıçkıra hıçkıra ağlayıp çocuğunun özlemini gidereceği bir mezar bile bulamadığını. O zaman anlayacaksınız Veysel Güney'i, Hasan Ocak'ı..
O gün anlayacaksınız, sevdiklerinize, ailenize, tanıdığınıza karşı işlenmiş her suç aslında hayata karşıdır. Siz o suçları işleyenlerin yakasına yapışıp, kaybettikleri hayatların peşine düşeceksiniz.
O anneler ki, evlerindeki ocağı yemeksiz bıraktılar, ellerindeki yumağı şişi attılar, sokaklara, evlatlarını aramaya koyuldular. Kime gittilerse ilgilenen olmadı, kimi zaman terörist ilan edildiler, kimi zaman o yaşlarına rağmen polis copuna maruz kaldılar. Alınlarındaki kızıl bandı suç saydılar, ellerindeki kızıl karanfilleri suç saydılar, beyaz başörtülerini suç saydılar, ellerindeki oğullarının/kızlarının fotoğraflarını suç saydılar, ama boyun eğmediler. Göz pınarları kurudu ağlamaktan, söz kalmadı dillerinde söylemekten, ama onlar vazgeçmediler. Bir zamanlar devleti korumak için varolduğuna inandıkları polislerin şimdi coplarla bükük bellerine, tutmayan ayaklarına vurduklarını görünce anladılar gerçeği.
Bugün 300. kez oturacaklar Galatasaray meydanına. 300. Kere haykıracaklar evlatlarının isimlerini. 300 kez kahredecekler dünyaya, iktidara, düzene. Yine gözlerde hüzün, yine gözlerde yaş olacak annelerimizin. Bu 300. buluşmada, annelerimizin acısını hafifletmek için, orada olmalısın. Kaybettiği oğlu/kızının acısını elinden tutarak dindirmelisin. Karanfil olup sarmalısın annelerimizin o beyaz başörtülüsü başını. Kucaklamalısın onu, teselli etmelisin. Birlikte dövüşmelisin onunla, birlikte slogan atmalısın. Bu dünyada haksızlıklara karşı yalnız olmadığını haykırmalısın cumartesi annelerimize. Ne dersin, sence de onlar bunlardan daha fazlasını haketmiyor mu?
Ve aslında söylemelisin tüm dünyaya varolan gerçeği;
- Kaybedenler, kaybetti!
19 Aralık 2010 Pazar
Maraş Katliamı ve Bir Çocuk..
Ocak 1979, yer Trabzon. Ülkücü gençlik imzalı bir bildiri yayılıyor Trabzon'un sokaklarında. Bildiri de şu cümleler kullanılıyor;
" Türkiye'deki çatışma, islamla küfrün çatışmasıdır. Bugün türkiye yeni bir bedir savaşının öncesini yaşamaktadır. Müslümanlar, cihada çağrıldığınızda koşunuz. Unutmayınız ki, bir KOMÜNİSTİ öldürmek yüz kez hicaza gitmekten iyidir!
9 Temmuz 1979, bu sefer Tokattan bir bildiri geliyor;
" Allah için başkoyduğun bu savaştan kimse seni geri döndürmesin. Sesimizin ulaşamadığı yere kurşunlarımız ulaşacaktır. Ya tam susturacağız, ya kan kusturacağız!
16 Aralık 1979, İstanbul sakin bir güne uyanıyor. Beşiktaş vapur iskelesinin yanında bir telaş göze çarpıyor. Birden derin bir bomba sesi yükseliyor alandan. İmza Türk İslam Birliği. Bu da Allah'ın emri mi acaba? 5 ölü 22 yaralı..
Yıllardan 1978, 79, 80. Bedrettin Cömert, Abdi İpekçi, Cavit Orhan Tütengil, Bedri Karafakioğlu. Bunları Allah uğruna öldürecek birileri yok muydu? Vardı tabi ki, pusular kuruldu, herkes onlardan olana dek kavga devam edecekti..
İlhan Arsel'in " Şeriat ve Kadın " kitabının ardından hakkında " katli vacip " fetvası geliyor. Turan Dursun karşısında tartışacak iki tane din adamı bulamıyoe fakat kendisini öldürecek iki tane katil buluyor, çünkü burası Türkiye.
Yıllarca alevileri sünni kılmak amacı ile operasyonlar yürütülüyor, asimile edilmek isteniyor aleviler. Dersim kan ağlıyor, Aleviler kan ağlıyor, Anadolu kan ağlıyor..
Ve o Kara Gün..
Yıl 1978'in soğuk bir Aralık ayı. Maraş'ın dükkanlarına, camlarına, mahallenin dört bir yanına sloganlar yazılıyor;
- Allah için savaşa!
Ve Allah için savaş başlıyor. Trt 111. ölüyü verdikten sonra, yeni saptanan ölümlerin bildirilmesini durduruyor. Çünkü bunun adı vahşet, bunun adı katliam..
Bir çocuk var resimde, bize bir şeyler anlatmak ister gibi duruyor. Aslında ölü o çocuk.
" " Başım kanıyor, ses çıkarmak istiyorum ama, çıkaramıyorum. Hem ben daha bir yaşındayım, ağlamaktan başka bir şey bilmem ki ?
Ben bir yaşındayım, tek suçum Maraş'ta olmak. Tek suçum alevi olmak. Annem yan tarafta, ölmüş. Babam yanıbaşımda, boynunu bükmüş cesedi.
Neden başım kanıyor benim? Aleviyim, Maraş'tayım, komünistim, devrimciyim, muhalifim. Ama ben daha bir yaşında değil miyim?
Din uğruna mı yaptılar bana bunu? Allah uğruna mı? Dava uğruna mı?
Dışarıda bir ses vardı önce;
" Kızıllar iki kardeşimizi şehit etti, yarın Allah rızası için hat boyunda buluşalım, intikamımızı alalım!! "
Kızıl ne demek? Bilmiyorum. Alevilik ne demek? Bilmiyorum. Din ne demek? Bilmiyorum.
Nerden bileyim, ben daha bir yaşındayım..
18 Aralık 2010 Cumartesi
Hayata Dönüş..
O gün, akşam saatlerinde toplantı salonuna alınmış, gece yapılacak operasyonun ayrıntılarını dinlemeye başlamıştık. Acemi bir asker olarak bu durum karşısında oldukça telaşlıydım; Gece bir operasyon olacak, insanlar ölecek veya biz öleceğiz. Nedenini açıklamıyorlardı fakat nasılını iyice dinlemiştik. Operasyon yapacağımız yer bir dağ veya ova değil, eli kolu bağlı, etrafı dört duvarlarla çevrilmiş mahkumların kaldığı hapishaneydi.
Darbe sonrası apolitik çocuklar yetiştirme planına gayet güzel uyan, ne etliye ne sütlüye karışan, devletin imkanlarına biat edip onun yüce mekanizmalarının bozulmaması için dualar eden bir garip adamdım ben. Ta ki o operasyona kadar.
Gece saat 02:00 sularında operasyon bölgesine gitmek üzere yola koyulduk. Operasyon arkadaşlarım kendi aralarında konuşuyorlardı; Kimisi teröristleri öldürmenin yüceliğinden bahsediyor, kimisi vatan millet sakarya edebiyatı ile etrafını gaza getirmeye çalışıyordu. Ben ve Çanakkale'li bir asker dışında herkes ortamdaki muhabbete biraz olsun katılmıştı. O ise yol boyu sallanan araçta dalgın gözlerle silahına bakıyor, bakıyor, bakıyordu. Bu denli dalgın oluşunun altındaki sebebi operasyondan sonra öğrenecektim; Onun en yakın arkadaşı da bir “ terörist “ miş..
Bayrampaşa hapishanesi dışarıdan kale gibi bir yapı. İçine doğru ilerledikçe yüksek duvarlar insanın üzerine üzerine geliyor. Ana kapıdan girdikten sonra operasyonun başlama talimatını beklemeye koyulduk. Bu sırada hapishanenin girişinden yüzlerce askeri araç içeri giriyordu. Operasyon için getirilen yüzlerce personelden biriydim sadece..
Yüksek amirler olay yerine gelmişti, birliklerin görev paylaşımları yapılmıştı. Saat 04:30 civarında herkes görev yerine dağılmak üzere oradan ayrıldı.. Çanakkale'li arkadaşla birlikte yaklaşık 16 kişi ana kapının sol tarafında bulunan, operasyonun kalbi diye nitelendirilen, ölüm orucundaki mahkumların kaldığı tarafa yöneldik. Hapishanenin içine girmemiz için kapı arkasındaki barikatları aşmamız gerekiyordu. Helikopterler hapishane üzerinde çılgınlar gibi dönüyor, hapishanenin üst tarafından, çatıdan içeriye girmek için özel birlikler hazırlık yapıyordu. Hapishanenin çatısını ağır balyozlarla delmek için uğraş veriliyordu. Bu sırada hapishanenin içerisinden sloganlar boş avluda yankılanıyor, ses dalga dalga bizim bulunduğumuz alana geliyordu. Biz barikatları aşmak için kapıya yükleniyoruz, sonunda koridorun kapısını aşmayı başardık. Karşıya doğru uzunca bir koridor vardı fakat aralıklarla demir masa ve bir çok eşya ile barikat kurulmuştu. Dışarıdaki birliklerden hapishanenin 13, 14, 15 ve 16. koğuşlarına doğru inanılmaz bir ateş curcunası başlamıştı. Mermiler havada uçuşuyordu resmen.
“ Teslim ol “ seslerine karşılık “ asıl siz teslim olun “ diyordu içerdekiler. Karşılarındaki tam teçhizatlı, tam donanımlı türk ordusu ve kolluk güçlerine bu şekilde direnebilmelerini idrak edemiyordum o zaman. Çünkü ben sadece “ ben”i bilirdim, “ben”den başkasını görmezdi gözüm. Başkaları için canını feda etmek değil düşünmek aklımın ucundan bile geçmezdi.. Ama o sırada üzerimize doğru kendini ateşe vermiş birini gördüm, alev alev yanıyordu bedeni.. Yanan bedeninin arasında dikkat çeken tek şey vardı, sol eli. Zafer işareti yaparak üzerimize doğru geliyordu. Orada bulunan herkes ne yapacağını şaşırmıştı, değil silaha davranmak, kılımızı kıpırdatamadık bu manzara karşısında.. Bir adam, alevler içinde yanıyordu. Çocukken elimi sobaya yanlışlıkla çarptığında hissettiğim o müthiş acıyı anımsadım birden.. Nasıl da ağlamıştım o gün, parmağım su topladı diye.. Ama bu adam, kızıl alevler saçarak üzerimize doğru yürüyordu, acının tek bir belirtisini taşımak bir yana, zafer işaretleri ile karşılıyordu bedenini saran alevleri. .O anda içimizdeki en kıdemli personel çekti silahını, taradı o alev içindeki bedeni. İnanır mısınız, o an hiç üzülmemiştim öldüğüne, aksine o yanık acısından bir an önce kurtulduğu için sevinmiştim. Nedendir bilinmez bu cesaretli adama karşı bir saygı duyma gereksinimi hissetmiştim kendimde.
Barikatları aşıp ilerlemeye başladığımızda içerideki sloganları daha net duyabiliyorduk. İçeri doğru girdiğimizde duvarların mermi izinden adeta delik deşik olduğunu gördüm. Barikatların içersinde montlar, parkeler, masa örtüleri gibi eşyalar da vardı. Geçişimizi yavaşlatmak için barikatları ateşe vermişlerdi. Mahkumlar biz geldikçe içerideki koğuşlara çekiliyorlardı, ve bu sayede karşılaşmamızı geciktiriyorlardı. Birkaç barikat daha aşmaya uğraşıyorduk. Dışarıdan koğuşlara doğru yaylım ateşi sürüyordu. Hapishanenin sonunda doğru gelmiştik, mahkumlar havalandırmaya doğru gitmek için hareket ediyorlardı yan tarafımızda. Birlik komutanı kapının aralığından bakıp içeriyi taramamızı emretti. İçeride yaklaşık 80 kişi, havalandırmaya doğru geçmeye uğraşıyorlar, ve biz onların üzerine ateş açacağız, tarayacağız. İnanılır gibi bir şey değildi bizden istenen. Bize karşı koyabilecekleri sadece bedenleri olan bu insanların üzerine ateş etmek.. Etmedim. çekildim kenarı, ağızlarından salyalar saçarak mahkumların üzerine ateş edenleri izledim. Kızdım, dişlerimi sıktım, ağladım evet. Mermi seslerinden beynim uğulduyordu ki, Çanakkale'li bağırarak kendini yere attı, sinir krizi geçiriyordu. Yanına kimseyi yanaştırmıyordu, silahı birliğe doğru tutuyordu.. Sonra silahı yere fırlatarak kapıdan dışarı koşmaya başladı bağırarak, ağlayarak..
Kapı aralığından açılan yaylım ateşi sonrası içerideki manzara dehşet vericiydi. Havalandırmaya geçebilen insan sayısı yaklaşık 20 kişiydi. Diğerleri kimisi yerde kıvranıyor, kimisi sürüne sürüne havalandırmaya geçmeye çalışıyor, kimisi de cansız yatıyordu. Duvar dibinde başından vurulmuş bir mahkum gördüm, kanlar boynuna doğru kıp kırmızı bir nehir gibi akıyordu.. Havalandırmadaki mahkumlar ise slogan atıyorlardı, ve birden halaya başladılar. Tepelerindeki çatılarda özel eğitimli keskin nişancılar, sağ ve sol taraflarında ise birlikler konuşlanmıştı. Bu manzaranın tam ortasında ise yaklaşık 20 kişi ölümün kıyısında, hatta ölüme çeyrek kala, coşku içinde halay çekiyorlardı. İnsan bu tablo karşısında ne diyeceğini şaşırıyordu.. Böyle bir coşku, böyle bir aşk, böyle bir anlayış hangi kitapta yazıyordu da, bu adamlar bu kitabı hatim etmişlerdi? İnanılır gibi değil..
Kalan mahkumlar birbirine kenetlenmiş bir şekilde duruyorlardı. Döve döve onları ayırdılar, yerlerde sürüklediler ve götürdüler. Götürürken de vurmaya devam ediyorlardı. Biz dışarı çıktığımızda hapishanenin önündeki ambulansları gördüm. Kadınlar koğuşuna doğru hızlı bir koşturmaca başlamıştı. Bu hengame arasında “ bizi diri diri yaktınız “ diye bağıran bir kadın mahkum vardı. Daha ne olduğunu anlayamadan önümden 2 tane ceset geçti.. Aslında ceset diyemem, bu öyle bir manzaraydı ki, insanın yüreği parçalanır. Kapkara bir şey geçti önümden, kömür karası. “ Katiller “ diyordu o kadın. “ Diri diri yaktınız arkadaşlarımızı “ diyordu. Yok, hayır böyle bir şey olamaz, olmamalı. Kapkara.. Kömür karası..
Bayılmışım. Acil serviste gözümü açtığımda başımda askerleri gördüm. “ amma da dayanıksız çıktın sen yahu “ dedi içlerinden biri.
Hastaneden çıkarken morgun önünde yüzlerce insan slogan atıyordu. “ eceviitt, çocuklarımızı devrimci yapan sendin, şimdi devrimciler diye öldüren de sensin “ diyordu bir amca.. “ Seninde ciğerin parçalansın ey asker “ diyordu bir anne, önündeki jandarmanın göğsüne vurarak. “ Hesabını soracağız bunların ey kahpe düzen “ diyordu bir genç, tüm hırsıyla, öfkesiyle..
Ben kim miyim? Bir insanın vicdanıyım. Şu anda açılan hayata dönüş operasyonu davasındaki piyonlardan biri olabilirim, belki de yargılanmıyorum. Ama insanların yüreğinde o operasyona katılıp en ağır cezaya mahkum edilmiş biriyim. Ve bunun vicdan azabını ömür boyu çekeceğim.
Kızım bana günün birinde “ baba sen katil misin “ sorusunu soracak diye ödüm kopuyor.
Not: Bu hikayedeki baş kahraman aslında varolup benim tarafımdan dillendirilmiş bir katildir.
Not: Bu hikayedeki baş kahraman aslında varolup benim tarafımdan dillendirilmiş bir katildir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















